Hatay Tarihi2018-09-17T16:18:34+00:00

HATAY TARİHİ

Hatay (Antakya ve İskenderun) İpekyol’unun (Asya’nın ve Hindistan’ın) Akdeniz’e açılan kapısıdır. Hatay binlerce yıldır, ticaret yolları ve enerji yolları üzerinde bulunmuş, adeta Asya, Avrupa, Afrika kıtalarının kesişme yerinde bulunan dünyanın merkezi konumunda bir yerdir. Bölgesel alanda yaşanılan olumsuz olaylar, savaşlar, diplomatik anlaşmazlıklar nedeni ile Hatay dünyada hak ettiği yere maalesef gelememiştir.

Hatay’ın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Yerleşimi ise, avcılıktan tarıma geçişle birlikte daha da belirginleşmiştir.

Bölgede tarımın gelişmesiyle şehirler ve yerleşim alanları oluşmuş ve ilk yerleşim yeri olarak Orta Asya’dan gelen son derece medeni Turani kavim Hatti’lerle başlamıştır. Gene orta asya’dan gelen Turani bir kavim olan Hitit ( Etiler- Atalar) ile devam etmiştir. Son Hitit Kralı Şuppiluliuma heykelinin yapılan kazılarda Hatay’da bulunması buna en büyük delildir.  Eskiden bölge çok sık ağaçlık olduğundan yapılar ve yerleşim alanları genellikle ahşaptan yapılmıştır. Aynı zamanda son derece zengin bir bölge olmasından kaynaklı dış istilaya açık olmuş ve bunun sonucunda ahşaptan yapılan şehirler yok olarak geriye tarihi çok az şey kalmıştır.

Kale içi şehir kapsamında bölgeye İskender’in ölümünden sonra annesi Türk olan ve kendisi de Türkçe isim taşıyan Seleukos (Silig-os : Silig Türkçe de Orhun abidelerinde geçen Türk kağanın oğlunun adı “Ari-Saf-Temiz” anlamındadır, bugün kü Türkçede bu ismin benzer eşdeğeri SELÇUK tur) imparatorluğun başına geçerek Antakya şehrini kurmuştur. Daha sonra bölge Pers, Sasani, Bizans, Abbasi Tolunoğulları, Aksitler, Hamdanoğulları, Selçuklu, Haçlı ve Memluk egemenliklerine

girmiştir. Ancak Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında bölge Osmanlı egemenliğine geçmiştir.1937′de bağımsızlığını ilan eden Hatay, Hatay Devleti’ni kurarak 1939′da Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmıştır.

Hatay, yalnız Türkiye’nin değil dünyanın en eski yerleşim merkezlerinden birisidir. Bölgede çeşitli yerlerde yapılan kazılar ve araştırmalardan elde edilen buluntular bu yörenin neolitik, kalkolitik dönemlerde ve tunç çağında (11,000 – 4,000 yılları) yaygın ve hareketli bir yerleşim yeri olduğunu göstermektedir. Yerleşim birimlerinde görülen saray mimarisi kalıntıları,

yerleşimlerin beylikler biçiminde örgütlendiğini de ortaya koymaktadır. İlk tunç çağından itibaren Amik ovasındaki bu beylikler, Akadların, Yamhad Krallığı’nın, Hititlerin egemenliği altına girmişlerdir.

M.Ö. 1200’lü yıllarda kurulan Hattena Krallığı Asur ve Urartuların egemenliğinden sonra ortadan kalkmıştır. M.Ö. 7. yüzyıl ortalarında Türk destan kahramanı Oğuz Han, Türklerin “Batak şehir” adını verdikleri Antakya’yı ele geçirmiştir ve burada 18 yıl kaldıktan sonra ayrılmıştır. M.Ö. 6. yüzyıla gelindiğinde ise Antakya ve çevresi, Pers İmparatorluğunun Kilikya valiliği sınırları içerisinde Perslere vergi ödemiştir. M.Ö. 333’ten sonra Antakya Büyük İskender’in eline geçmiştir. 1. SeleukosNikator, M.Ö. 300 de Seleukeia (Çevlik), ardından Antiokheia (Ana-ti- ok-ya = Antakya = Ana Tanrı Göl/Deniz yeri – Yani “Cennet” Eski Türkçe bir kelimedir) kentlerini kurmuştur. Medeniyetin simgesi olan su şehre Defne (Harbiye) çağlayanlarından kanallar ile getirilmiştir. Dünya’da zamanına göre ilk olan nehir üzerinde iç liman ve gümüş yatakları sayesinde bölge zengin bir ticaret merkezi haline gelmiş ve Antakya M.Ö. 195’de başlayan olimpiyatlarla birlikte tatil, keyif ve Olimpiyatlar şehri olarak da ünlenmiştir.

M.Ö. 64’te Roma İmparatorluğuna katılan Antakya, Suriye eyaletinin başkenti olmuştur. M.S. 1. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Hıristiyanlık, Kudüs dışında ilk defa Antakya’da yayılmıştır. Hz. İsa’ya inananlara Hristiyan adı ilk defa Antakya’da verilmiştir. Yüksek ve sağlam surlara sahip olan Antakya, Roma İmparatorluğunun 3. büyük şehri idi. Maddi ve kültürel yönden zengin

bir şehir olan Antakya’da birçok sanat yapıtları, anıtlar, mabetler, tiyatro, hipodrom, agora, hamamlar, kiliseler (ilk mağara kilise- St. Pierre), geniş ve muntazam caddeler bulunuyordu. Zenginlerin evlerinin zeminlerini ve iç duvarlarını dağlar dan toplanan bin bir çeşit renkten yapılmış taş mozaikler süslüyordu. Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye bölündü. Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kalan Antakya, 638 de İslam ordusu tarafından fethedilerek sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Tolunoğulları ve İhşitlerin egemenliğine girmiştir. 969 yılında tekrar Bizans’a teslim olan Antakya bu dönemde Haçlı Prenslikleri ile İslam Beylikleri arasında gidip gelmiştir. Memluklerin 1268’deki gelişleri ile Antakya’da 171 yıl süren Haçlı Prensliği sona ermiştir. Bu tarihten sonra bölgeye Türkmenlerin yerleştiği görülmüştür. 1516’da Yavuz Sultan Selim’in Halep’e girmesiyle de Antakya Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.

Bölgeye birçok nefer derbentçi yerleştirilerek imar faaliyetleri gerçekleştirilmiştir. Surlar onarılmış, cami, han, hamam, arasta, imaret, iskele, tersane, bedesten, değirmen gibi pek çoğu günümüze kadar gelen yapılar yaptırılmıştır. Antakya kurulan Lonca teşkilatı ile her biri bir mesleğe ayrılmış

sokakların bulunduğu işlek bir çarşıya sahip olmuştur. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa 1832 de Suriye’yi fethetmiştir. Tanzimat’ın ilanı ile Antakya ve çevresinin idari yapısında değişiklikler ve yeni düzenlemeler yapılmıştır. 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne karşı isyan eden Araplar, İngilizler ve müttefikleri Osmanlı Devleti aleyhine çalışmıştır.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıysa da İhtilaf Devletleri antlaşma hükümlerine aykırı olarak Antakya ve havalisini işgal etmiştir. Bu işgale silahla karşılık veren halkla, ilk silahlı çatışma Dörtyol’da gerçekleşmiştir. Milli mücadelenin ilk kurşunu da 19 Aralık 1918’de Dörtyol’da atılmıştır. Bu sırada İhtilaf devletleri işgali altında olan bölgede Antakya, Altınözü ve Yayladağı çevresinde

kurulan çeteler, işgalcilerle çatışırken Türk Ordusu da Batıda Yunanlılarla savaşmaktaydı. İhtilaf devletleri ile yapılan antlaşma ile Hatay’a özel statü verilmiş ve Türkler özel bir idare altında kültürel haklara sahip bırakılmıştır. İhtilaf devletlerinin Ankara Antlaşması’na uymayarak İskenderun’u Suriye’ye devretmesi üzerine Atatürk bu yöreye en az 6000 yıllık Türk vatanı olduğundan “HATAY” adını vermiş ve Hatay konusunu Milletler Cemiyeti’ne götürmüştür.

“Hatay meselesi benim şahsi davamdır” , “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz”  diyen Atatürk’ün çabaları sonunda bu yöredeki seçimlerin yapılması sağlanmış ve Hatay Devleti kurulmuştur. Hızla teşkilatlanan Hatay Devleti Türkiye ile bağlarını güçlendirmiştir. 29 Haziran 1939’da Hatay Millet Meclisi son toplantısını yaparak kendini fes etmiş ve Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasına karar verilmiştir. 23 Temmuz 1939’da

Antakya’da Kışlaya Türk Bayrağı çekilmiş, devir teslim töreni yapılmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 67. Vilayeti olarak Hatay Türkiye’ye katılmıştır.

Etkinlikler